bülent baysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bülent baysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2014 Cumartesi

İstanbul Florence Nightingale Hastanesi Tüp Bebek bölümünden Prof. Dr. Bülent Baysal ile Tüp bebek sürecinde olan çiftlerin ne kadar etkilendiklerini,süreci ve çalıştığı ekibi hakkında röportajı



Tüp bebek tedavisine gelen çiftlerde neler gözlemliyorsunuz?
Tüp bebek tedavisine yeni başlarken çiftler ciddi sıkıntılı geliyorlar. Özellikle ilk randevularında çok heyecanlılar. Ne olacak psikolojisindeler.
Hastaların psikolojileri tedaviyi çok etkilliyor. Havuza atlamaları, strese girmelerinden önemli değil. Sigara içmeyecekler, alkol kullanmayacaklar ve psikolojilerini bozmayacaklar.
Bir kısım hasta da hiçbir problem saptayamıyoruz. Erkekte spermler iyi, kadında yumurta kaliteli, ancak uzun yıllardır gebelik olmuyor. Tedavi sürecindeki hastaların yüzde 15 açıklanmayan infertilite hastaları. Bu da ayrı bir stres oluyor. Keşke ne olduğu bilinse de, tedavisi yapılsa diye ayrı bir strese giriyorlar.
Çiftlerin bir tanesi, ‘problem bende’ diye ayrı bir suçluluk duygusuyla geliyor. Koltukta oturuşu bile kendisinde sorunu olmayanın daha farklı oluyor. Problem olanın yüzü daha asık, daha sıkıntılı... Problemi kendisine projekte edip,kendisini suçlayan, gittikçe daralana, sıkışan bir ruh hali içine giriyor. Biz dilimiz döndüğünce ‘Problem sadece sende diyemeyiz. Eşinizde de buna etken birtakım faktörler var’ diyoruz. Bu oran çok yüksek. Çiftlerin neredeyse yarısında ikisinde de problem var. Bu işin bir kombine problemden kaynaklanabileceğini, dilimiz döndüğünce söyleyip, eşi rahatlatmaya çalışıyoruz. 

Tedavi başladıktan sonra nasıl sıkıntılarla karşılıyorsunuz?
Eşlerin birbirini sıkı denetlediğini görüyoruz. Erkek, kadın sigara içiyorsa onu bize şikâyet ediyor. Ya da tam tersi, kadın kocasının alkol aldığını belirtiyor. Biz de tavsiyelerimizi söylüyoruz, ortamı yumuşatmaya çalışıyoruz. Alkolün kesinlikle bırakılması, sigaranın da bütün sistemlere zararlı olduğu için mümkünse bırakılması gerektiğini söylüyoruz. Yumurta ve spermler olduğuna göre, önünde sonunda gebelik sağlayacağız, bir defa, iki defa, üç defa gibi bir sınırlaması olmadığını söylüyoruz. Son şansımız, diyerek geliyorlar. Halbuki öyle değil.

Deneme fazlalaştıkça başarı oranı değişiyor mu?
Her defasında bu şans oranıyla başlıyor tedavi. Merkezin başarısı, çiftin yaşı ve özelliklerine göre, yumurta olduğu sürece, sperm olduğu sürece gebelik beklentisi neyse, deneme sayısının sınırı yok. 

Embriyonun rahme yerleştirilmesinden sonra gergin bir süreç başlıyor değil mi?
Evet. Aslında en gergin süreç o. Test sonucu alınana kadar çiftler gergin bir bekleyiş içine giriyor. Ciddi anksiyeteler, endişeler, kalp çarpıntıları, yeme içmede değişiklik, kötü alışkanlıkların artması, sigara ve alkol alımını görebiliyoruz. Alkol içen daha fazla alkol içmeye, sigara içen daha fazla sigara içmeye başlıyor. Diyabeti olana yeme diyoruz ama yemeğini artırıyor. Kontrol dışı hareketlerde bulunuyorlar. Hafif depresif hasta sayısı artırıyor. Netice alındıktan sonra infertilete hastalarının sevinci de üzüntüsü de çok abartılı oluyor. Muayenede, hastanede çığlıklar, bütün ailere havalara sıçrıyor. Kötü olduğunda bizi ya da eşlerden birini suçlama yaşanıyor. Bir depresyon ve psikolojik reaksiyonların evreleri izleniyor. 

Embriyonun rahme yerleştirilmesinden, test sonucunun alınacağı güne kadar kadınlar nelere dikkat etmeliler?
Bu süreç insanların kendini çok ciddi kısıtlaması, izole etmesi gereken bir süreç değil. Üzüntü, stres çok önemli. Yeme, içme, cinsel aktivite çok önemli değil. Stres vücutta adrenalin salgılanması ve onun yarattığı değişiklikler, kadını çok etkiliyor. Bu gebeliğin olmasından olumsuz bazı değişikliklerin yaşanmasına kadar etkili olabilir. Bu yüzden bu süreç kesinlikle psikolojik olarak iyi geçirilmesi gereken bir süreç. 
Transfeden sonra fiziksel aktivite, stres neler etkiliyor?
Stresin dışındaki bu şeyler hamileliği etkilemiyor. Uçağa binmiş memleketine gitmiş bir şey olmaz. Sürekli yatmaları da gerekmiyor. İlk yarım saat, bir saat burada dinlendikten sonra hayat devam ediyor. Çünkü embriyonu verdikten sonra hemen düşecek bir şey değil. O sıvıların içinde üç-beş gün dolaştıktan sonra yuvalanıyorlar. Doğal hamilelikten bir farkı yok. Embriyonlar içine verildikten sonra bizim nedenini bilmediğimiz, tıbbın da araştırdığı; yüzde 50’nin üzerinde yüzde 60 civarında döllenmiş embyriyonun tutanamayıp atılmasının bir nedeni var. Rahimle embriyon, endometriumla embriyon arasında bir uyumsuzluk ya da onun dıştan sağlıklı görünmesine rağmen kromozomal bazı bozukluklar içermesi nedeniyle orada sağlıklı bir gebelik oluşmuyor. Dolayısıyla bunun yapılanlarla, ufak tefek ayrıntılarla alakası yok.

Ekibinizin başarılarını artırmak için hangi faktörleri önde tutuyorsunuz?
Hastanın öncelikle doktoruna güvenmesi lazım. Doktorun da işini iyi bilen, hastaya göre tedavi seçen bir yöntem izlemesi lazım. Bu tedavinin  ezbere, standart bir reçetesi yok. Terzi usulü tedavi izliyoruz. Hastaya uygun, yaşını, özellikliklerini, daha önce gördüğü tedavileri, başka bazı problemlerini değerlendirip uygun tedaviyi seçiyoruz. 

Tüp bebek merkezlerinde çalışanların yaklaşımları da çiftleri etkiliyor değil mi?
Hastanın huzurlu olması lazım. Hastanenin kapısından adım atan hastanın, bize gelene kadar problem yaşamaması lazım. Bankoda karşılayan personel, içeri alan hemşire, laboratuvarda çalışanların huzuru ona güven vermeli. Tüp bebek merkezlerinin böyle ciddi yaklaşmaları lazım. 

Sizde Tüp bebek tedavisi olacaksanız Prof. Dr. Bülent Baysal'a bu yazının altına yorum bırakarak soru sorabilirsiniz. 
Ya da www.bulentbaysal.net buradan  ve 0212 375 64 90 numaralı telefondan ulaşabilirsiniz. 

4 Şubat 2014 Salı

Erken Doğumun Engellenmesi





Erken doğum eylemi ve doğum, yeni doğanda problem ve ölüm riski artışının belirgin sebebidir. Erken doğumlar tüm yeni doğan bebek ölümlerinin %85’ inden sorumludur. Sorun sadece neonatal ölüm hızının artmasından ibaret değildir. Kısa ve uzun vadeli problemlerin yanı sıra, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin kapasitesini zorlama ve ekonomik yük getirme gibi çok ciddi olumsuz etkiler de söz konusudur.

Erken doğum sıklığı farklılıklar gösterir ve %6 ile 10 arasında değişir.

Erken doğumların %35’ i erken membran rüptürünü (su kesesinin yırtılması) takiben, %25’ i fetal ve maternal infeksiyonlarla ve %40 kadarı ise belli bir neden olmadan gerçekleşir. Spontan preterm doğumların %50’ sinde ve erken membran rüptürü olgularının çoğunluğunda etyoloji belirgin değildir. Bu ise preterm doğumun engellenmesindeki başarısızlığı bir ölçüde açıklamaktadır. Tedavi yaklaşımının genel amaçları aşağıda özetlenmiştir.
1) Erken doğum ile ilgili risk faktörlerinin saptanması
2) Gebelik öncesi dönemde ya da gebelik süresince saptanan nedensel faktörlerin düzeltilmesi
3) Erken doğum eylemi tanısının olabildiğince erken konulması
4) Erken doğum eyleminin durdurulması (tokoliz tedavisi)
5) Preterm doğum engellenmese bile, olabildiğince iyi durumda olan bir bebeğin yenidoğan ünitesine teslim edilmesi (bebeğin solunum sıkıntısı riskini azaltan tedavi için zaman kazanılması)

Erken doğum için risk faktörleri

1) Erken doğum öyküsü: En önemli risk faktörüdür . Preterm doğumun tekrarlama olasılığı %25 civarındadır. Hastanın erken doğum ile ilgili eğitiminin yanı sıra, sık antenatal kontrollerinin ve muayenelerinin yapılmalıdır.
2) Sürdürülen gebelikte erken doğum tehdidi tanısını almış olma: Düzenli uterin kontraksiyonlarla birlikte ultrason ile (özellikle vaginal ultrason ile) servikal değişikliklerin saptanması, erken doğum tehdidi tanısını koydurur. Hasta bu andan itibaren erken doğum için yüksek risklidir. Günümüzde bu grup hastalara tokoliz uygulanmaktadır.
3) Servikal değişiklik olmaksızın uterin aktivite saptanması: Ağrılı ve ağrısız düzenli kontraksiyonlar erken doğum yapacaklarda daha sık gözlenmektedir. Bel ağrısı, kasıklarda kramp ve dolgunlukla beraber artmış vajinal akıntı, erken doğum gelişen gebelerde daha sıktır. Bu grup hastalar hekim için tanı açısından sorunlar ortaya çıkarmaktadırlar ve erken doğum tehdididi tanısı almasalar da risklidirler. Bu hastalarda tokoliz tedavisine başlamak için henüz erkendir.
4) Rahimin aşırı gerilmesi: Polihidramniyos, çoğul gebelik, iri bebek ve myoma uteri gibi durumlarda rahim hassas olup, erken doğum tehdidi riskinde bir artış ortaya çıkar.
5) Rahim ağzı yetmezliği: İkinci trimester ve erken üçüncü trimesterde abortus ve preterm doğum riski sözkonusudur. Tanı her zaman kolay değildir ve tanı konduğunda serklaj ve yakın takip gereklidir. (Serklaj; rahim ağzına konan özel bir dikiştir)
6) Dietilstilbestrol (DES) etkisi: Embryo ve fetus döneminde DES etkisine maruz kalan kadınlarda (günümüzde artık rastlanmamaktadır) servikal yetmezlik ve uterin anomaliler daha sıktır. Serklaj, yakın takip ve tokoliz ile pretem travaya karşı mücadele edilir.
7) Rahim ağzı değişikliği: 36. gebelik haftasından önce servikal silinme ve açılma saptanan gebelerde erken doğum daha sık görülür. Anne adaylarının %25’ inde 26.-34. gebelik haftaları arasında serviksin 1 cm’den daha fazla açılmış olduğu saptanmıştır. Bu grup gebelerde erken doğum riski yüksektir. Vajinal ultrasonografi ile servikal (rahim ağzı) uzunluğun 4 cm. den kısa olarak saptandığı gebeliklerde preterm doğum riskinin anlamlı olarak arttığı ve bu yöntemin preterm doğumların %76’ sını önceden tespit ettiği bildirilmiþtir.
8 12. gebelik haftasından sonra kanama: Bazı araştırıcılar bu grup gebelerde preterm doğumun daha sık olduğunu iddia etmektedirler.
9) Üriner sistem infeksiyonları: Pyelonefrit ile erken doğum eylemi arasında ilişki olduğu söylenmektedir.
10) Zarların infeksiyonu: B grubu streptokoklar, Chlamydia Trachomatis, Gardnerella Vaginalis, Ureoplasma Urealyticum ve bakteryel vaginozis gibi ajan patojenler suçlanmıştır.
11) Annedeki kansızlık
Bu risk faktörlerini taşıyan gebeler yakın takip ve gerektiğinde hastane ortamında izlenerek sağlıklı çocuk sahibi olmalarına çalışılır.

kaynak: